EK Blog

Güncel

sivas kongre yüksek öğrenim erkek öğrenci yurdu

Özel KONGRE Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu,1999 yılında faaliyete geçen,Sivas’taki M.E.B’na bağlı ilk özel yurtlardan biridir.

KONGRE Erkek Öğrenci Yurdu,eğitimciler tarafından,insana,eğitime ve ülkeye hizmet anlayışı ile kurulmuştur.

İçinde güvenle yaşanılan yer haline getirdiğimiz KONGRE Erkek Öğrenci Yurdu, daima sağlam akılcı ve ahlaki değerler doğrultusunda,ATATÜRK İlke ve İnkılaplarına bağlı olarak hizmet vermektedir.

KONGRE Erkek Öğrenci Yurdu,Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ve denetiminde bir yurttur.Herhangi bir DERNEK,VAKIF,CEMAAT VE SİYASİ BİR GRUBA BAĞLI DEĞİLDİR. Kayıt sezonumuz açılmıştır

 
Güncel

Eğitim, Duyarlılık, Gelişme Üzerine Bir Değerlendirme

Okul içinde bulunduğu çevrenin doğrudan etkisi altındadır. Sosyo-kültürel, Sosyo-ekonomik açıdan iyi bir çevrede bulunan okul ile sosyo kültürel, sosyo ekonomik yönden olumsuz şartlara sahip bir çevredeki okul, okulda yapılacak eğitim aynı nitelikte, aynı düzeyde olamaz. Okulun işlemeye çalıştığı öğrenci nitelikleri aynı düzeyde olmaz. Nitelikler aynı olmayınca yapılacak eğitim de aynı süreç, sonuç ve ürünü vermez, veremez. Toplumsal farklılıkları tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadığına göre okulların tümünü aynı, eğitimin niteliğini her yönüyle aynı görmek, aynı kabul etmek mümkün görünmemektedir.

 

         Eğitim insan niteliklerine yönelik bir faaliyet olarak nitelenmektedir. İnsan nitelikleri okul ortamında formal, sistemli, planlı bir biçimde geliştirilmeye, işlenmeye, şekillendirilmeye çalışılır. Okul dışında da insan niteliklerinin geliştirilmesine yönelik faaliyetler yapılmaktadır. Aksi takdirde okulu tüm insan niteliklerini belirleyen tek unsur konumuna oturtmuş oluruz ki bu durum okul, toplum, insan gerçekleri ile uyuşmaz. Okulda yürütülen eğitim faaliyetleri belirli şartlara bağlıdır. Okula gelecek öğrenci okula gelinceye kadar belirli süreçlerden geçerek olgunlaşır. Okula başladıktan sonra da sadece okulda yapılan eğitim faaliyetlerle sınırlı bir yaşam sürmek gibi bir durum söz konusu değildir. Okula gelen öğrenci okula gelinceye kadar ve okula başladıktan sonra da okul dışı zamanlarda çok farklı ortamlarla, çok farklı kişilerle yüz yüze gelir, etkileşimde bulunur. Tüm bu yüz yüze gelişler, etkileşimler bireyi çok farklı şekillerde etkiler. Bu nedenle insan niteliklerine yönelik işleme süreci hiçbir zaman sadece okulla sınırlı kalmaz/kalamaz. Okulun içinde bulunduğu her türlü çevre bu süreçte etkili olur. Bu gerçekten hareketle okullar arasında farklılıkları ortadan kaldırabilmek, okullar arasında fark olmadığını söylemek toplumsal gerçeklerden haberdar olunmadığı anlamına dahi gelebilir.

 

         Toplumsal yaşamda var olan farklılıklar her yönüyle okulu ve okulda yapılan etkinlikleri olumlu veya olumsuz mutlaka etkiler. Eğitim tek başına bir unsur olmadığına göre var olan sorunların çözümünü sadece eğitimden beklememek gerekir. Toplumsal yaşamda ortaya konacak kurumsal veya bireysel her edim birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bağlılık nedeniyle hiç kimse kendisi dışında başka unsurları suçlayıcı bir yaklaşım içinde bulunmaması gerekir. Toplumsal yaşam içinde yer alan her birey, her kurum toplumsal yaşamda var olan sorunların ortaya çıkmasında bir etken durumunda olduğu gibi ortaya çıkmış sorunların çözümünde de etkendir denebilir. Bu nedenle gerek eğitim ve gerekse toplumsal, bireysel yaşamımızı doğrudan veya dolaylı etkileyen her unsura karşı her bireyin veya her kurumsal yapının yapması gereken bir şeyler bulunmaktadır. Toplumsal yaşamda duyarlılık diye nitelenebilecek bu durum ne kadar güçlü bir şekilde mevcutsa toplum içindeki sorunlar azalırken duyarlılığın olmadığı, azaldığı oranda da sorunlar büyümekte, güçlenmektedir.

 

         Toplumun gelişmesi toplumu oluşturan bireylerin nitelikli hale gelmesine, bireylerin nitelikli hale gelmesi ise büyük oranda bireyin kendisine ve çevresine bağlı bir durumdur. Eğitim sadece okulda yapılan bir etkinlik olmadığı için tüm sorunların çözümünü eğitimden ama okuldaki eğitimden beklememek gerekiyor. Eğitim kavramı denilince bir çok kişi okuldaki eğitimi, öğretmenleri düşündüğü halde bu anlamdaki eğitim buzdağı misali görüntünün belki ancak onda biridir denebilir. Eğitim kavramı günümüzde yaşam boyu öğrenme olarak nitelenir hale gelmiştir ki yaşam boyu eğitim bireyin kendi bireysel iradesine bağlı bir durumdur. Bireyler kendi özgür iradeleri ile yaşam boyu öğrenme çabası içinde olurlarsa eğitim de doğal olarak yaşam boyu ve bireyin kendi çabası ile sürdürülebilecek bir çabadır. Bu anlamda eğitim okulda eğitimi de içine alan bir büyük çerçevedir. Yaşam boyu öğrenme bireyin duyarlılığı ile ilgilidir. Birey ve içinde bulunduğu çevre bu anlamda duyarlı olursa toplumsal yaşamın içinde ortaya çıkan her türlü sorunun çözümünü sağlayan eğitim de ortaya çıkmış olur. Böylesi bir eğitim kurumsal bir çabaya, plan, program, okul, üniversite, sistem gibi kurumsal yapılardan bağımsızdır. Tamamen bireyin çabası ile ortaya çıkar. Bireysel duyarlılık genişleyen daireler halinde tüm toplumu kapsar hale geldiği anda tıpkı dağdan aşağı hızla akan bir çığ misali önünde durulamaz bir güce dönüşür. Bu ise ancak bireysel duyarlılık ile ortaya çıkabilir.

 

         Toplumsal yaşamımız içinde var olan her türlü sorunla ilgili olarak yakınmacı, suçlayıcı, ümitsiz bir bakış açısı yerine üzerime düşen ne var? Ben birey olarak ne yapabilirim? Diye düşünerek harekete geçmek gerekiyor. Ancak bu tür düşüncelere sahip insan sayısı toplumda çoğaldığında değişim ve dönüşüm de ortaya çıkabilir. Aksi takdirde o zamana kadar çatışmaya, yakınmaya, ağlamaya, didişmeye devam edeceğiz. Çözüm bireylere rağmen birey dışındaki makam, sistem, parti veya kurumlarda değil her bireyin kendisinin içindedir. Görmek isteyen kendi içine bakabilir. Bu yapıldığı anda başta eğitim alanı olmak üzere her konudaki sorunlarımız çözülmeye başlayacaktır.

 

 

Soru, Görüş ve Eleştirileriniz için…..

         Ali Hikmet DEMİR

          ahdiron4@hotmail.com

Güncel

LCD veya Plazma TV Alırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

LCD veya Plazma TV Alırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar:

  • Ekran çözünürlüğünün High Definition(HD) görüntü sistemine uygun olması, bu dikkat edilmesi gereken ilk husustur. HD yayınları standart olarak 1920×1080 piksel çözünürlüğe sahiptir. Televizyonun özelliklerinde Full HD olarak belirtilen ibare, cihazın bu çözünürlükte görüntü verebildiğini belirtir. Eğer HD Ready ibaresini görüyorsanız, bu da 1366×768 piksel çözünürlüğe denk gelir. HD Ready TV’lerin HD yazısına aldanıp da, High Definition göreceğinizi asla sanmayın. Bu cihazların normal bir televizyondan pek de bir farkı yoktur.
  • Ekran parlaklığı ve kontrast miktarının yüksek olması çok önemlidir. Parlaklık değeri için LCD TV’lerde 500 candela/metrekare(cd/m2) uygun bir değerdir. Plazma TV’lerde ise, 1500cd/m2 uygun bir değerdir. Bu değerlerin altında olan cihazlarla özellikle ışıklı bir ortamda TV izlerken, görüntünün koyulaşıp iyi gözükmemesi gibi problemler sıkça yaşanır. Diğer unsur ise, kontrast oranıdır. Kontrast oranı ne kadar yüksek olursa, o kadar gerçek siyah ve gerçek beyaz tonlarına yakın görüntü elde edilebilir. Kontrast oranı düşük TV’lerde özellikle siyahın ışık almış açık bir renkte görünmesi kaliteyi oldukça düşürür. Bunun yanında beyazın tam beyaz olmayıp hafif gri tonlarına dönük olması ve renklerin gerçekçi ve canlı gözükmemesi de kontrast oranıyla ilgilidir. Bu nedenle 20000:1 ve üzeri kontrast oranları oldukça canlı ve gerçeğe yakın renklerde görüntü verir. Plazma TV’lerin LCD’lerden üstün olduğu yanlardan birisi de budur. Plazma TV’lerde renk derinliği ve parlaklık fazladır, bu nedenle gerçeğe daha yakın renklerin elde edilebilmesi mümkündür. Bu da görüntü kalitesini arttıran unsurların başında gelir.
  • Tepki süresi de televizyonlar için çok önemlidir. Bu değer üreticiden üreticiye değişiklik göstermekle beraber aldatmacalara açık bir konudur. Bazı üreticiler olması gereke şekilde tam siyah ve tam beyaz görüntü arasındaki geçiş sürelerini tepki süresi olarak belirtirken, bazı üreticiler gri tonları arasındaki geçiş süresini baz alarak çok daha düşük tepki süreleri çıkarabiliyorlar. Piyasada 1 ve 2ms şeklinde belirtilen cihazların tamamına yakını aslında o değerleri verememektedir. Siyah-beyaz geçişleri arasındaki 5ms-8ms değerleri oldukça iyidir. Bu değerlerin üzerinde görüntüde ghosting denilen görüntünün gölge bırakarak hareket etmesi olayı rahatsız edici boyutlarda gözükür ve gözü yorar.
  • Görüş açısı, televizyona tam karşıdan değil de kenardan bakan kişilerin düzgün görebilme miktarıdır. Görüş açısı LCD TV’lerde rahatsız edici boyutlara varabilirken, Plazma TV’ler bu konuda daha üstündür. Görüş açısı LCD ve Plazma televizyonların teknik veri tablosunda çoğu zaman yer almazlar. Bu nedenle cihazı almadan önce değişik açılardan kendiniz bakarak ve diğer ürünlerle karşılaştırarak karar vermeniz daha doğru olur. Eğer LCD TV’lerden yeterince memnun olmadıysanız Plazma TV’leri tercih edebilirsiniz.
  • Televizyonun giriş ve çıkışları da önemlidir. Görüntü arabirimi olarak HDMI bağlantısını içermesi hem sesi hem de görüntüyü aynı kablo ile en yüksek kalitede iletebilmesi açısından aranan özelliklerden olmalıdır. Eğer yoksa mutlaka DVI bağlantı arabirimi bulunmalıdır.
  • İhtiyacınıza göre; montaj delikleri, ses çıkışı ve entegre hoparlörleri, PC bağlantı seçenekleri, scart girişi desteği, güç tüketimi(Plazma TV’lerde LCD’lere oranla çok daha yüksek tüketim değerleri vardır), ağırlık gibi detaylara da dikkat etmelisiniz.

Alacağınız Televizyon Hayırlı Olsun…

Neden CRT(Tüplü) değil de LCD TV almalıyım? Avantaj ve Dezavantajları Nelerdir?:

LCD’lerin CRT’lerden üstün oldukları teknik özellikler:

  • Kontrast: Zıtlık oranı olarak da bilinen bu kavram, en parlak ve en koyu renklerin ışıma gücü (luminosity) arasındaki orana verilen addır. Kontrast oranı ne kadar fazla olursa, beyaz ile siyahın arasındaki zıtlık da o kadar fazla olur. Yani beyaz tam beyaz, siyah tam siyah görünür.
  • Tüketim: LCD panellerin tüketim miktarları, CRT’lere oldukça azdır. Örneğin 19 inçlik bir CRT Flat monitör ortalama 120 Watt güç tüketirken, 19 inç bir LCD monitör en fazla 40 Watt çekmektedir.
  • Görüntü Kalitesi: LCD’lerde kontrast oranının yüksekliği ve nokta aralığının azlığına bağlı olarak CRT’lere göre çok daha keskin ve parlak görüntü elde edilebilmektedir. Görüntü kalitesi üzerinde büyük rol oynayan renk kalitesi olarak da, LCD’ler daha iyi sonuç vermektedir.

LCD’lerin CRT’lerden zayıf oldukları teknik özellikler:

  • Çözünürlük: LCD’ler sahip oldukları ekran oranı ve piksel sayısına bağlı olarak fabrika çıkışlı olarak belli bir doğal çözünürlüğe sahiptir. Bu çözünürlük dışına çıkıldığında düzen bozulur ve cihaz özel birkaç metod uygulayarak görüntüyü oluşturur. Fakat bu metodların hepsi görüntünün keskinliğini bozar ve LCD’ler doğal çözünürlükleri dışında bulanık ve donuk görüntü verirler.
  • Nokta Aralığı: LCD’ler nokta aralığı konusunda CRT’lere nazaran biraz daha kötüdür. Kaliteli CRT monitörlerde nokta aralığı yani her bir piksel arasındaki görüntülenmeyen aralık değeri 0.15mm’lere düşebilmektedir. Fakat bu değer en iyi LCD monitörlerde dahi 0.22mm’den küçük olamamaktadır. Bu nedenle LCD’ler bu konuda iu anlık geridedir. Fakat bu onlar için bir dezavantaj oluşturmamaktadır. Çünkü LCD’lerin sahip olduğu yüksek kontrast oranı sayesinde çok keskin görüntüler elde edilebilmektedir. Bu nedenle nokta aralığı küçük ve yüksek kontrast oranına sahip LCD monitörler en keskin görüntüyü vermektedir.
  • Tepki Süresi: Tepki süresi bir komutun alındıktan sonra ekranda görüntülenmesine kadar geçen süre olarak tanımlanabilir. Tepki süresinin düşük olması istenen yerlerde, örneğin; oyun ve filmlerde CRT monitörler avantajlıdır. CRT monitörlerde 0.1ms’nin altında tepki süreleri varken, LCD’lerde bu değer en düşük 1ms seviyelerinde kalmaktadır. Bu özellikle çok hareketli görüntülerde, gölgeleme efektine neden olmaktadır. Literatüre “ghosting” olarak geçen bu olay, hareketli bir görüntünün arkasında onun gölgesi şeklinde ortaya çıkar. Örneğin bir aksiyon filminde hızla hareket eden bir uçağın, arkasında sanki gölgesi varmış gibi bir silüet oluşur. Bu insanın gözünü yoran birşeydir ve LCD’lerde film izleyenlerin gözlerinin kanlanması ve yaşarması bu sebeptendir. Tepki süresi LCD’lerde en düşük 1ms’dir. Ama hiçbir monitör sürekli 1ms’lik tepsi süresi sağlayamazlar. Çünkü bahsi geçen 1ms’lik değer gri tonları arasındaki geçiş süresine bağlı olarak hesaplanır. Siyah-beyaz geçişleri arasında ise bu değer 25-30ms’lere varabilmektedir. Bu nedenle özellikle fps(first person shooter) tarzındaki bilgisayar oyunlarında, profesyonel oyuncular genellikle CRT monitörleri tercih etmektedirler.
  • Görüş Açısı: LCD’lerin en dezavantajlı oldukları nokta budur. Önceleri pasif matris panellerde çok az olan görüş açısı, aktif matris TFT panellerde çok daha iyi değerlere kavuşmuştur fakat yine de tatmin edici seviyelerden uzaktır. CRT monitörlerin görüş açısı LCD’lere göre çok daha fazladır. Bu sayede CRT monitörde film izleyen 5 kişinin hepsi aynı hazzı alabilirken, LCD’lerde yandan bakanlar karanlık ve renkleri bozuk görüntüyle izleyebilmektedir.

Son olarak; karar verme aşamasına geldiğinizde bizzat gidip cihazların tümüne yakından bakarken görüntüleri karşılaştırmanızı ve ona göre bir tercih yapmanızı öneririm. HD bir film oynatılan LCD’ye bakıldığında şu 3 faktör doğrudan göze çarpacak şekilde kendini belli eder.

Birincisi ekran parlaklığı; cihazın teknik verilerine bakmaksızın aynı ortamda bulunan cihazlardan parlak görüntü veren hemen kendini belli eder. Bu parlaklık etrafa yaydığı ışık şeklinde değil, parlaklıkla beraber beyazın ne kadar gerçek beyaz, siyahınsa ne kadar gerçek siyah(kopkoyu) gibi gözükmesi ve görüntünün de buna bağlı olarak ne kadar keskin ve net gözüktüğüyle alakalıdır.

İkinci olarak görüntüdeki kareleşme; görüntüye yakından bakınca küçük noktalar görülmeli yani kare değil nokta gözülmelidir. Eğer blok halinde karelerden oluşan bir görüntüye bakılıyorsa video encode işlemi TV tarafından iyi yapılamıyor demektir ve o LCD’den şiddetle uzak durulmalıdır. Görüntüye yakından bakınca içinde siyah küçük noktacıklar varsa kesinlikle problem değildir. Bu noktacıklar izleme mesafesinden bakıldığında görüntünün keskin olacağının teminatıdır. Küçük kareciklerden oluşan görüntülerde ise, özellikle hareketli sahnelerde iyice bulanık bir görüntü oluşacağı ortadadır.

Üçüncüsü ise görüntü akıcılığı; bu benim için diğer ikisinden de önde gelir ve akıcı bir görüntüyü en kritik özellik olarak kabul ederim. Cihazların üzerlerindeki yapıştırmalarda “motion” ile başlayan özelliklerde cihazın kaç Hz görüntü verebildiği yazar. İşte 100 Hz ve üzeri iyidir, 200 Hz ise mükemmeldir gibi… Ama yine cihazlara yanyana bakarken bazı teknik verilerin gerçeklerle örtüşmediğine tanık olabilirsiniz. Yani mesela 100 Hz Motion Plus vs. gibi cafcaflı etiketleri ve iyi teknik özellikleri bulunan bir cihaz yanındaki standart LCD’ye göre sanki görüntü takıla takıla ilerliyormuş hissi verebilir. Her marka, modelden modele farklılık gösteriyor bu konuda; çünkü her markanın akıcılık yönünden iyi olan ve kötü olan modelleri mevcuttur. Görüntünün akıcı olmadığı ürünlerden ne kadar üst model bir cihaz olsa da uzak durulması gerektiğinin altını önemle çiziyorum. Çünkü bu izlerken gözlerde kanlanma ve baş ağrısına neden olabilecek ciddi bir konfor problemidir. Ghosting diye tabir edilen görüntünün ikileşmesi yani peşinde iz bırakması olayı da benzer konfor eksikliğine yol açmaktadır. Yani görüntünün hareketli sahnelerde de netliğinden fazla birşey kaybetmemesine çok dikkat etmelisiniz.

Sonuç olarak eve geldikten sonra süprizle karşılaşmamak için cihazı yerinde çalışırken görüp ona göre son kararı vermenizi şiddetle tavsiye ederim.

Güncel

Eğitimde Nitelik Sorunu

Eğitime dair konuların gündeme sık sık geldiği şu günlerde özellikle mülki idarenin başındaki kişilerin değerlendirmeleri büyük yankı uyandırıyor denebilir. Merkezi bir takım yönlendirmelerin etkisiyle eğitime daha fazla eğilme ihtiyacını hisseden yöneticilerimiz yaptıkları değerlendirmelerde öğretmenleri suçlayıcı açıklamalar yaparak neredeyse gündeme oturuyorlar.

 

Yapılan değerlendirmelerde eğitimdeki başarısızlığın sorumlusu olarak öğretmenler görülüyor. Öğretmenlerin görevlerini yeterince yapmadıkları, zamanlarını eğitim, öğretim dışında başka şeylerle doldurduklarını söyleyerek eleştiriyorlar. Yapılan değerlendirmelerde eğitimde niteliği sağlamanın yüzde 70’inin öğretmene bağlı olduğuna dair açıklamalar ön plana çıkıyor.

 

Eğitim işiyle bilimsel anlamda uğraşan hemen herkes eğitim faaliyetinde niteliğin hangi unsura bağlı olarak ortaya çıktığını belirleyebilmenin imkansız olduğunu bilir. Mülki idarenin başındaki kişilerin bu yönüyle eğitime dair kapsamlı, ayrıntılı bir bilgiye sahip olmasını beklemek haksızlık gibi düşünülebilir. Ancak yönetici olan kişinin yapacağı değerlendirmeyi mutlaka uzmanların görüşleri, düşünceleri ve tavsiyeleri sonrası yapmasını beklemek de yanlış olmayacaktır. Eğitim işiyle eğitimciler kadar bilgiye sahip olmayan bir yöneticinin öncelikle işi bilen kişilerin görüş ve değerlendirmelerini öğrenmesi hiç de zor olmasa gerektir. Nitekim tarihte bu konuyla ilgili yüzlerce örnek kitaplarda, literatürde, kaynaklarda geçer. Yönetime dair yazılmış kitaplarda iyi bir yöneticinin nitelikleri, han, kral, padişah gibi üst düzey yöneticilerin divan adı verilen meclislerde uzmanları karşı karşıya getirip konuşturtmaları, tartıştırtmaları sonrası konuya vakıf olduktan sonra kararlarını, değerlendirmelerini verdikleri bilinmeyen bir husus değildir. Dolayısıyla yönetici makamında bulunan kişilerin bunları bilmemesi, uygulamaması iyi bir yönetici olmadıklarına ilişkin bir veri olarak kenara kayıt edilebilir. Gündeme gelen öğretmenleri suçlayıcı değerlendirmeler yaşanan sorunları gerçekten görmek yerine üstünü örtme çabası olarak görülebilir.

 

Eğitim konusunda yapılan değerlendirmeler eğitimin ilgili olduğu alanlardan bağımsız olarak yapılırsa her zaman yanlış sonuçlara ulaştırır. Gerçek nedenlerin ortaya çıkmasına engel olur. Eğitim konusunda çalışan uzmanlar eğitim faaliyetinin okul, aile, çevre olarak nitelenebilecek üçlü bir sacayağının üzerinde olduğunu söylemektedir. Eğitim faaliyetine ilişkin bu üç unsur dikkate alınmazsa yapılacak değerlendirmeler çok sınırlı, çok yanlış, çok eksik kalacaktır. Öğrenci, eğitimin merkezinde olan bir unsur olarak okul ortamında öğretmen ve program unsurları ile etkileşim içinde bulunur. Eğitimin temel öğesi olan öğrencinin istenen niteliklere uygun olarak şekillenebilmesi okul, aile ve çevre işbirliğine bağlı olduğu halde öğrencinin de içinde bulunduğu devasa eğitim sisteminde yaşanan tüm sorunları bu devasa yapı içinde çok alt düzeyde bir yere sahip olan öğretmene bağlamak en azından eğitim alanından habersizlik olarak algılanabilir.

 

Eğitim toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik unsurlardan çok kolay etkilenen bir unsurdur. Eğitim alanında değerlendirme yapacak kişinin bu etkileri çok iyi irdelemesi, anlaması gerekir. Öğrenci okula geldiği andan itibaren bir takım süreçlere tabi tutulur. Ancak öğrencinin aileden, yakın çevreden getirdiği etkiler okulun kapısında bırakılmaz. Öğrenci sınıfa geldiği andan itibaren öğretmenle yüz yüze gelir. Öğretmen-öğrenci etkileşimi eğitimin temel süreçlerinden birisidir. Eğitimde gerçekten bir şeyler yapılmak isteniyorsa elbette bu temel sürece etki edilmesi bir zorunluluktur. Ancak bu etkileşimde tek sorumlu olarak öğretmenin görülmesi büyük haksızlıktır. Öğretmen öğrencilere sınıf ortamında bir takım çalışmaları, etkinlikleri yaptırtarak onları şekillendirmeye, yetiştirmeye çalışır. Ancak bu etkileşimin sağlıklı olarak yürütülebilmesi için gereken bir çok unsurun var olduğu bilinmelidir. Okulların fiziki ortamı, imkanları, sosyo-kültürel çevreyle etkileşimleri, okulun içinde bulunan insan unsurunun nitelikleri, okulun bağlı olduğu üst sistemin işleyişi, okulun üst yönetim organları ile etkileşimi, okulu, dolayısıyla eğitimi şekillendiren yasal çerçeve, eğitime yön veren üst makamların aldığı kararların nitelikleri en azından eğitimin kendi içinden gelen ve eğitimin niteliğini doğrudan etkileyen unsurlar bir çok unsur arasında sadece bir tanesidir.

 

Okulun işleyeceği öğrencinin içinden gelen ailenin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal özellikleri de öğrenci, dolayısıyla eğitimin niteliğine etki etmektedir. Aile ortamında öğrenciye akademik hedefler konulması, örnek bir çevre oluşturulması, eğitime, okula dair çalışmalarında öğrenciye destek olabilmesi gibi unsurlar öğrencinin aile içindeki durumu kadar okuldaki durumunu da etkiler. Toplumun içinde bulunduğu eğitim seviyesine bakıldığında okuma, araştırma, tartışma, eğitime önem verme gibi niteliklerin büyük oranda sorunlarla karşılaşıldığı rahatlıkla görülür. Ailelerdeki bu nitelik öğrencinin niteliğine de doğrudan etki ederken öğretmene yönelik tek yönlü bir sorumluluk yüklenmesi, bunu yaparken de suçlayıcı bir dil kullanılması doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

 

Ailelerin bir araya geldiği mahalle, çevre, toplumun üyesi olan bireylerin toplumsal alana, sosyal hayatta var olan her şeye ilgi duyma derecesi, okullarımızın içinde bulunduğu çevrenin niteliğine, belediye alt yapı hizmetlerinin niteliğine, imar, şehircilik gibi kavramlar yönüyle şehirlerimize, çevremize bakıldığında aslında okula, öğretmene gelinceye kadar bir çok sorunlu alanın, sorunlu kişilerin, sorunlu kurumların bulunduğu görülecektir.

 

Bu anlamda eğitime dair nitelik değerlendirmeleri yapılırken sadece öğretmenlere yüklenmek yerine eğitimle ilgili olan herkesin işe katılması, değerlendirmede dikkate alınması gerekiyor. Yapılacak değerlendirmelerde öğretmene düşen payın da bulunduğu muhakkaktır. Eğitimde niteliği sağlamada kimin ne kadar sorumlu olduğu ancak katılımla, karşılıklı sevgi ve saygı temelinde bir araya gelecek ekiplerin uzun süreli ve verilere dayalı olarak yapacakları değerlendirmelerle anlaşılabilecektir.    

 

Soru, Görüş ve Önerileriniz için….

                  Ali Hikmet DEMİR

               ahdemir35@gmail.com

Güncel

Eğitim Sisteminde Yaşanan Karmaşa

 

 

 

Bir kurumda, birimde başarı veya başarısızlık varsa bunda birimin içinden ve dışından gelen faktörler bulunur. Başarı veya başarısızlıkta etkili olan iç ve dış unsurların farkına varılması başarının devamı, başarısızlığın sona erdirilmesi için gereklidir. Eğitim kurumlarında, eğitim sisteminde bir çok kurum, birim, süreç, işlev, işleyiş söz konusudur. Eğitim kurumları, eğitim sistemleri insan unsurunun ağırlıkta olduğu yapılar olması hasebiyle değerlendirme yapabilmek güçleşmektedir. İnsan davranışları bilimin bu kadar ileri bir noktaya gelmiş olmasına rağmen hala tam olarak anlaşılabilmiş değildir. İnsan unsuru yanında etkileşimde bulunduğu dış çevre de eğitim kurumlarını veya sistemini büyük oranda etkilemektedir. Her kurum içinde bulunduğu çevrenin özelliklerine göre farklı özelliklere sahiptir.

 

            Eğitim sistemi içinde yer alan kurumlar, birimler kendileri için belirlenmiş çerçevenin içinde hareket ederler. Bu yönüyle formal yönü de ağırlıklı olan kurumsal yapılar olması nedeniyle eğitim kurumlarının kendileri için belirlenmiş çerçevenin dışına kolay bir şekilde çıkabilmelerini beklememek de gerekmektedir. Eğitim kurumlarının içinde bulunduğu çevrenin etkisi yanında kendisi için çizilmiş, belirlenmiş çerçevenin dışına çıkamaması eğitim kurumları için bir handikapa dönüşmektedir. Formal veya resmi diye adlandırılan ve kurumların işleyişinde önemli bir etkiye sahip olan bu çerçeve kurumların çalışma tempolarına önemli oranda etki yapmaktadır denebilir. Böylesi bir yapının olduğu sistemde kurumsal yapıların belirlenmiş çerçevenin dışına çıkmalarını beklemek çok da doğru olmamaktadır. Kendisi için belirlenmiş bir çerçeve içinde hareket etmek zorunda olan kurumsal bir yapı –ki eğitim sistemimizde bunlar okullar, milli eğitim müdürlükleri ve diğer eğitim kurumları olarak isimlendirilebilir- için bu çerçeve çevrelediği kurumlar için olumlu ve olumsuz etkiye sahiptir. Olumlu etki olarak, merkezi bir otoriteye bağlı olması nedeniyle yaşaması için çok da fazla dış güce ihtiyaç olmaması, bağımsızlığını ilan etmesi, yakın çevresindeki olumsuz etkilere karşı daha güçlü bir şekilde varlığını sürdürebilmesi gösterilebilir. Olumsuz etki olarak ise içinde bulunduğu çevreye yabancılaşma, çevrenin desteğini gerektiği gibi çekememe, dış etkilere karşı kapalı olduğu için içe kapanma sonucu rutin dışına çıkmama, gelişmelere, yeniliklere karşı zor uyum sağlama, sorunlara karşı anında tepki vermede gecikme gibi hususlar sıralanabilir.

 

            Eğitim kurumlarının sahip oldukları yapıyı değiştirmeleri bu genel, resmi, formal çerçeve nedeniyle pek mümkün olmamaktadır. Kendileri için belirlenmiş amaçları gerçekleştirip gerçekleştiremediği ile ilgili yakın çevreden gelecek bir değerlendirmeye kapalı olması duyarsızlaşma olarak kendini göstermektedir. Eğitim kurumları kendilerini kuran, kontrol eden, değerlendiren, işlevlerini gerçekleştirme yönünde güdülemesi gereken üst birimlerin veya bağlı oldukları üst yapıların anlayış, hassasiyet, tavır ve davranışlarına göre tavır alırlar. Bu durumda toplumun eğitim hizmeti ihtiyacını karşılamakla görevli bu birimler dıştan gelecek etkiye göre hareket eder duruma düşebilirler. Böylesi bir durum ise eğitim kurumlarını canlı, dinamik, işlevsel, üretken ve kendine özgü organlar olmaktan çıkarıp dışarıdan gelecek direktiflere göre hareket eden robotlar haline dönüştürebilir. Üst sistemin duyarsızlaştığı, güçsüzleştiği, yetersizleştiği, işlevini yerine getiremez hale dönüştüğü durumlarda hemen bozulmaya, işlevsizleşmeye, rutinleşmeye başlar.

 

            Günümüzde eğitim sistemimizin içinde bulunduğu durum buna uymaktadır. Eğitim sistemimiz devasa bir yapıdadır. Kurumsal olarak, personel olarak, işlev olarak, nicelik ve nitelik olarak oldukça karmaşık bir hal almış olan eğitim sistemimiz merkezi bir anlayışla idare edilmesi imkansız bir hale gelmiş durumdadır. Ülkemizin nüfusu, coğrafi genişliği, yeryüzü şekilleri, yerleşim yerlerinin beşeri, sosyal, ekonomik imkanları dikkate alındığında eğitim adına faaliyette bulunan tüm kurumlara etkin bir şekilde ulaşılamamaktadır. Akli olarak da düşünüldüğünde ulaşılabilmesi imkansızdır. Ankara’da bulunan bakanlığın ülkenin her yerine aynı oranda etki edebilmesi, her kuruma o kurumun ihtiyacı olan ilgi ve desteği, değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir. Öğretim kademeleri, personel yapısı, fiziki imkanları, yerleşim yerinin özellikleri, kurumlara yüklenmiş amaçları, ilkeleri itibariyle binlerce farklı özelliğe sahip kurumların tek bir kararla tek bir noktadan, aynı yollarla, aynı kararlarla idare edilebilmesi, kontrol edilebilmesi, değerlendirilmesi imkansızdır.

 

            Eğitim sisteminin bu rasyonel olmayan yapısının bir getirisi, sonucu olarak kırtasiyecilik, rutin dışına çıkmama, standart formların dışında başka yolları aramama gibi taklit, kopya ve yazışmacılık şekline dönüşmüş bir eğitim sistemi ile karşı karşıya kalınmıştır. Bu sistem içinde öğretmenler sene başından sene sonuna kadar her yıl tekrar ettikleri şeyleri emeklilik yılları gelinceye kadar devam etmekte, deneme yanılma ile geliştirdikleri kendilerince özgün bir takım yöntem, teknik ve uygulamaları terk etmemek için her türlü yeniliğe karşı çıkmakta, bu karşı çıkışı haklı gösterecek onlarca da mazereti bulabilmektedirler. Okul veya kurum yöneticileri de yine her yıl mevzuatın belirlediği evrakı, dosyayı, yazıyı, formu, belgeyi doldurup dosyalamakta, eski yılların yazılarını arşivlere kaldırıp emeklilik yıllarını beklemekte, bu arada içinde bulunduğu çevrede tıpkı öğretmenler gibi eğitim dışı ilgi alanları keşfedip okuldan arta kalan zamanlarını bu hobilerle geçirmektedir. Okul veya kurum sorunlu bir çevrede ise gerek öğretmen ve gerekse müdür bir an önce daha iyi şartlara sahip olduğuna inandığı, rahat edeceğini düşündüğü bir kurumu gözüne kestirip fırsat kollamakta, yaşanan sorunlara karşı da öğretmenlerde olduğu gibi kendince haklı mazeretler bulup gününü geçirip gitmektedir. İl ve ilçe milli eğitim müdürlükleri de okullardan bakanlığa, bakanlıktan okullara gelip giden yazıları, evrakı, bilgi ve belgeyi bir taraftan alıp diğer tarafa aktarmaktan fazla bir şey yapmamakta veya yapamamaktadır. Denetim sistemi de bu yapı içinde yasalar ve daha alt emredici kurumsal düzenlemelerin gereği olarak her yıl okulları, kurumları gezmekte veya altından kalkabilmeleri mümkün olmayan iş yükünün içinde rutin işlerle uğraşıp gitmektedir. Bakanlık merkez teşkilatı da bu durumdan payına düşüne almaktadır. Eğitim adına bir kanuni düzenlemeyi yapmayı, bir kuralı değiştirmeyi, bir kararı almayı sistemin işleyişi açısından yeterliymiş gibi görmekte, uzun vadeli, sistemli, sonuç alıcı çalışmalara girmeye zaman ve imkan bulamamaktadır. Değerlendirilemeyen, sorgulanamayan, gözlenemeyen, hesabı yapılamayan sistem adeta yamaçtan aşağı yuvarlanan çığ misali her geçen gün daha da büyümeye, karmaşıklaşmaya, içinden çıkılmaz hale gelmeye devam etmektedir. Böylesi bir yapı içinde şu grup görevini layıkıyla yapmıyor, verimsiz, şu grup yapıyor, verimli diyerek suçlayıcı bir anlayışla kategorize yaklaşımlar yarar yerine zarar getirecektir.

 

Sistem içinde ilerleme, yükselme süreçlerine ilişkin açık, sistemli, düzenli, değişmez kuralların olmaması nedeniyle herkes içinde bulunduğu ortamdan daha iyi, daha rahat, daha özgür, daha bağımsız olabileceği yerlere geçmenin yollarını aramakta bu da sistemde karmaşanın daha da büyümesine neden olmaktadır. Bu karmaşanın içinde gemisini kurtaran kaptan misali herkes ben nasıl gemimi, kendimi kurtarabilirim düşüncesiyle siyasal, sosyal, ekonomik şartlar neyi gerektiriyorsa zamana ve zemine göre geçer akçenin peşine düşmektedir.

 

Eğitim sisteminin mevcut yapısıyla toplumun geleceği olan kuşakları içinde bulunduğumuz dünya şartlarına uygun bir şekilde yetiştirebilmek mümkün görünmemektedir. Eğitim sistemini daha etkili, daha kontrol edilebilir, daha rasyonel bir yapıya kavuşturmanın yolları bir an önce bulunmalıdır. Aksi taktirde daha heba edilecek çok nesillerimiz olacak gibi görünüyor. 

 

 

Soru, Görüş ve Önerileriniz için….

                  Ali Hikmet DEMİR

               ahdemir35@gmail.com

Son Güncelleme ( Pazar, 21 Şubat 2010 18:42 )

Sayfa 1 - 7